İzmir Deniz Konusunda Neden Mutlu Değil? Çünkü hikâye aynı aktörler aynı ancak İzmir Akıl ve İrade kullanamıyor.

Meslek hayatımın en tatlı işlerinden biriydi hem yönetmen hem de metin yazarı olarak imza attığım “Bir Masal Denizi: Haliç” belgeseli. Hem Haliç’in tarihini hem de olağanüstü kirlenmiş durumda olan bu güzelim coğrafya harikasının temizlenmesi sürecini anlatmayı denemiştik. Zannederim bir miktar başarılı da olmuştuk bunda.

Şurasından başlayayım. Haliç, fiziki yapısı gereği kirlenmeye son derece müsait bir yer. Yoğun ve güçlü bir akıntı olmadığı için suyun oksijen kalitesinin sürekli düşme tehlikesi var ve bu da suyu hem içinde yaşayan canlılar açısından hem de çevre açısından tehlikeli hale getirebiliyor.

Fatih Sultan Mehmet döneminde bazı bilim adamlarının Haliç’te ölçümler yaptığını, bu ölçümler neticesinde Haliç’in kirlenebileceğini öngördüklerini ve bu öngörüye dayalı olarak Haliç’in dibinden kum çıkaracak dalgıçlar istihdam edildiğini akıldan çıkarmayalım. Bu kum çıkarma işi hızla “Haliç çamurundan seramik yapma” işine dönüştürülmüş. Bugün adına “Eyüp işi” dediğimiz seramiğin kökeni o yıllara dayanıyor yani.

İstanbul’un canlı hayvan depolarından biri olan Alibey Köyü’nde otlatılan hayvanların artıkları Haliç’e zarar vermesin diye çıkarılan nizamnamelerin olduğunu da unutmayalım. Alibey Deresi’nin alüvyonuyla birlikte bir de hayvan artıkları Haliç’e inmesin diye tedbirler alınmış Osmanlı zamanında.

Diyeceğim odur ki Haliç, “temiz kalsın diye” ekstra özen gösterilmesi gereken bir yer olagelmiş.

İşin açığını konuşmak gerekirse üç büyük ihanet kirletmiş Haliç’i. İlki, Osmanlı sanayileşmesinin önemli fabrikası Feshane ve etrafına kurulan tesisler. İkincisi ünlü şehir planlamacısı Proust’un vahim bir yanlışlıkla “şehrin sanayi tesisleri surların bitiminden itibaren başlayabilir” kuralını koyması. Bu kuralla Haliç’in etrafı mezbahalarla, tersanelerle, kiremit fabrikalarıyla dolmuş. Üçüncüsü ise 50’li yıllarda başlayan İstanbul’a göç dalgasında Eyüp’ün bir “geçiş mekanı”na dönüşmüş olması.

Bu üçünün yol açtığı kirlilik 80’lerde dayanılmaz boyutlara ulaşmış. Bırakın Haliç’te canlı yaşamasını, karşıdan karşıya iplerle belirlenen daracık bir hat dışında sandalla gidip gelinemeyecek kadar kötü bir yere dönüşmüş.

Bedrettin Dalan’ın temizleme girişimlerini Nurettin Sözen “işe yaramaz” diye durdurunca iş daha da sarpa sarmış. 90’lı yılların başında bilim adamlarının “Haliç’i toprakla doldurup park yapalım” önerilerine kadar gelmiş iş.

Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’a belediye başkanı olunca değişmiş Haliç’in makûs talihi. Dönemin İSKİ Müdürü Veysel Eroğlu başta olmak üzere tüm yetkililer, bana kalırsa “döneminin de ilerisinde” bir tedbir paketi ile Haliç’te ne koku bırakmış ne bir şey. Balıkların ve diğer canlıların yaşayabileceği, insanların etrafında dolaşabileceği son derece güzel bir yer haline gelmiş bu benzersiz güzellik.

Şimdi burada bir duralım.

Bir süredir Haliç’in mevcut İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ihmalleri yüzünden yeniden kirlenmeye başladığı yönünde haberler okuyor ve çok üzülüyorum. Biyolojik arıtma tesisini açmayan, derin deşarj sistemini işletemeyen bir belediye, açık konuşmak gerekirse, Haliç’in sonunu getirir.

Bu noktada sırayla yapılması gereken iki şey vardır. İlki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden “fotoğraf savaşlarını” bir kenara bırakıp “nesnel” bazı raporlarla kamuoyunu aydınlatmasını isteyebiliriz. Öyle basın danışmanının attığı iki fotoğrafla “oh, ne ala, temizmiş işte Haliç” dersek Haliç’e en büyük ihaneti etmiş oluruz.

İkincisi ise, İBB, Haliç’in temizliği meselesinde çuvallayacaksa bu meseleyi halletmesi için merkezi hükümeti ve bilhassa Haliç’in temizliğinin mimarı Başkan Erdoğan’ı göreve davet edebiliriz.

Zira Haliç, İBB’den de, gündelik politik manevralardan da önemli bir meseledir. İmamoğlu ve ekibinin bu işi başaramayıp rezil olmalarını beklemek gereksizdir. Zaten başaramayacakları görüldüğü anda müdahale şarttır.

Yeter ki Haliç elden gitmesin.
İsmail kılıçarslan

yorum